<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslami İçerik Döküman Yorum ve Bilgi Kütüphanesi</title>
	<atom:link href="http://www.yagmurweb.net/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yagmurweb.net</link>
	<description>İnsanlar hakkıyla Ahirete inanmış iman etmiş olsalardı günah işlemezlerdi.</description>
	<lastBuildDate>Mon, 01 Mar 2010 20:25:23 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Şer’î Deliller ve Bediüzzaman (ra)</title>
		<link>http://www.yagmurweb.net/ser%e2%80%99i-deliller-ve-bediuzzaman-ra.html</link>
		<comments>http://www.yagmurweb.net/ser%e2%80%99i-deliller-ve-bediuzzaman-ra.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 20:25:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>erkanakgul</dc:creator>
				<category><![CDATA[Islam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yagmurweb.net/?p=111</guid>
		<description><![CDATA[Şer’î Deliller ve Bediüzzaman (ra)
Mensûbu bulunmakla şerefyâb olduğumuz İslâm dininin “edille-i şer’iyye= şer’î deliller” diye adlandırılan dört kaynağı vardır:
1. Kitâb, yâni Kur’ân.
2. Sünnet, yâni Rasûl-i Ekrem (sav)’in ef’âl, akvâl ve ahvâli.
3. İcmâ-ı Ümmet, yâni Sahabe ve müctehidin-i izâmın icmâı.
4. Kıyâs-ı Fukahâ, yâni müctehid ve ulemâ-ı İslâm’ın kıyâsı.
Şimdi bu dört delîli ayrıntlarıyla îzâh edelim:
Din-i mübîn-i İslâm’ın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yagmurweb.net/wp-content/uploads/2010/03/said.jpg"><img class="alignnone size-thumbnail wp-image-110" title="said" src="http://www.yagmurweb.net/wp-content/uploads/2010/03/said-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Şer’î Deliller ve Bediüzzaman (ra)<br />
Mensûbu bulunmakla şerefyâb olduğumuz İslâm dininin “edille-i şer’iyye= şer’î deliller” diye adlandırılan dört kaynağı vardır:<br />
1. Kitâb, yâni Kur’ân.<br />
2. Sünnet, yâni Rasûl-i Ekrem (sav)’in ef’âl, akvâl ve ahvâli.<br />
3. İcmâ-ı Ümmet, yâni Sahabe ve müctehidin-i izâmın icmâı.<br />
4. Kıyâs-ı Fukahâ, yâni müctehid ve ulemâ-ı İslâm’ın kıyâsı.<br />
Şimdi bu dört delîli ayrıntlarıyla îzâh edelim:<br />
Din-i mübîn-i İslâm’ın asıl kaynağı Kur’ân’dır. Sonra Kur’ân’ın asıl müfessiri olan Rasûl-i Ekrem (asm)’ın Sünnet-i Seniyyesidir. Evet, Kur’ân’ın iki büyük müfessiri vardır:<br />
Birincisi: Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın yine kendisidir. Evet, Kur’ân’ın âyetleri birbirini îzâh etmekte ve mücmel bir âyeti başka bir âyet veyâ âyetler tafsîl ve tefsîr etmektedir. Kur’ân’ı, Kur’ân’la îzâh ve tefsîr etmek; bir âyetteki icmâli diğer âyetteki tafsîlle îzâh etmek; müteşâbih olan âyetleri muhkem olan âyetlere göre ma’nâ vermek; nâsih ile mensûhu, has ile âmmı nazar-ı i’tibâra almak  ve âyetlerin nüzûl sebebinin târihini bilmekle olur.<br />
İkincisi: Rasûl-i Ekrem (asm)’ın Sünnet’idir. Evet, Zât-ı Risâlet (asm), risâleti itibariyle  insanlara Kur’ân’ı açıklamış, âyetlerin hudûdlarını/sınırlarını ta’yîn etmiş, böylece muhtemel yanlış te’vîllerden Kur’ân’ı muhâfaza etmiştir. Bu sebeble, âyetleri, onu tefsîr eden hadîs-i şerîflere göre ma’nâ etmek gerekir. Bunun için de hadîslerin kısımlarını, nâsih ve mensûhunu, mücmel ve mufassalını, vürûd/geliş sebebini ve târihini bilmek ve ona göre Kur’ân ve ehâdîs-i Nebeviyyeyi tefsîr ve îzâh etmek zarûreti vardır. Yoksa, âyet ve hadîsler kasdedilmiş  ma’nâlarından tahrîf edilmiş ve dalâlete sülûk edilmiş olur. Bir kısım mücmel âyetleri, mufassal âyetler ve ehâdîs-i Nebeviyye tefsîr ettiği gibi; bir kısım mücmel hadîsleri de mufassal hadîsler îzâh etmiştir. Rasûl-i Ekrem (asm)’ın bir vazîfesi de tebyîndir. Yâni, Kur’ân’ın mücmel âyetlerini îzâh ve beyân etmektir. Aşağıdaki âyet-i kerîme bu hakíkati ifâde etmektedir:<br />
وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَانُزِّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ<br />
Meâli: “Ey Resullerin en ekremi! İnsanlara inzâl olunan hükümleri, onlara beyân etmen için Biz sana Kur’ân’ı inzâl ettik. Tâ ki onlar tefekkür etsinler.”(1)</p>
<p>Kur’ân’da mücmel olan âyetlerin hükümlerini Rasûlullah (asm)’ın tafsîl üzere (ayrıntılı açıklama) beyân ettiğine bu âyet-i kerîme delâlet eder. Kur’ân’ın ilk muhâtabı ve en büyük talebesi olan bu zât (asm), din nâmına ne söylemiş ise, muhakkak o, Kur’ân’da ya sarâhaten (açık bir biçimde) veyâ işâreten mevcûddur. Bu hadîslerin muhâfız ve hâmilleri (ezberleyerek/yazarak  zamanımıza kadar ulaşmasına ve korunmasına vesile olanlar) ise sahabe-i kirâm hazretleridir. Onlar da bu hadîsleri kendilerinden sonraki asırlara sağlam bir an’ane ile ulaştırmışlar ve ümmetin muhakkık âlimleri de bu emâneti onlardan almış ve yine sağlam bir senedle kitâblara kaydetmişlerdir.</p>
<p>Bu sebeble Kur’ân’ı, Kur’ân’la ve hadîslerle ve fukahâ ve müfessirlerin sahabeden alarak bize ulaştırdığı esaslar çerçevesinde  tefsîr ve îzâh etmek lâzımdır. Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmaktır: مَنْ فَسَّرَ الْقُرْاَنَ بِرَأْيِهِ فَقَدْ كَفَرَ</p>
<p>Meâli: “Kim  Kur’ân’ı  kendi re’yiyle tefsîr ederse,  küfre girer. (Yâni,  Kur’ân ve hadîsin mufassalına ve sahâbenin icmâı ve fukahânın kıyasına  dayanmadan,  kendi  hevâsına  göre  Kur’ân’a  ma’nâ vermek küfürdür, dalâlettir.)”</p>
<p>Üstâd Bedîüzzamân (ra) da bu mevzu’da şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Evet, zamân geçtikçe Kur&#8217;ân-ı Hakîm’in daha ziyâde hakáikı inkişâf eder demektir. Yoksa -hâşâ ve kellâ- selef-i sâlihînin beyân ettikleri hakáik-i zâhirîyye-i Kur’âniyyeye şüphe getirmek değil. Çünkü, onlara îmân lâzımdır. Onlar nasstır, kat&#8217;îdir, esâstırlar, temeldirler.   fermânıyla, ma’nâsı vâzıh olduğunu bildirir. Baştan başa hitâb-ı İlâhî o ma’nâlar üzerine döner, takviye eder, bedâhet derecesine getirir. O mensûs ma’nâları kabûl etmemekten &#8211;hâşâ sümme hâşâ&#8211; Cenâb-ı Hakk’ı tekzîb ve Hazret-i Risâletin fehmini tezyîf etmek çıkar.</p>
<p>“Demek, maânî-i mensûsa, müteselsilen menba-ı risâletten alınmıştır. Hattâ, İbni Cerîr-i Taberî, bütün maânî-i Kur&#8217;ân&#8217;ı, muan&#8217;an senetle müteselsilen menba-ı Risâlete îsâl etmiş ve o tarzda, mühim ve büyük tefsîrini yazmış.”(2)</p>
<p>Hem Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın dediği gibi âyetler ve hadîsler, “Kim söylemiş, kime söylemiş, ne makámda söylemiş ve ne için söylemiş?” suâllerine göre ma’nâ edilmelidir. Bu zikredilen káideler, Kur’ân ve hadîs için geçerli olduğu gibi, bütün İslâm ulemâsının  Kitâblarının ve Risâle-i Nûr’un mütâleası için de geçerlidir. Yâni, ulemâ-i İslâm’ın Kitâblarındaki mücmel bir sözü, başka yerde mufassal (ayrıntılı) olan sözleriyle îzâh etmek ve hangi makámda, ne için ve kime söylendiğini nazar-ı i’tibâra almak lâzımdır.</p>
<p>Üçüncü delîl olan İcmâ-ı Ümmet’e gelince:</p>
<p>“İcmâ: Hazret-i Peygamber (asm)’ın vefâtından sonra herhangi bir asırda İslâm ümmetinin  bütün müctehidlerinin şer’î bir hüküm üzerinde ittifâkıdır.”(3)</p>
<p>Demek “İcmâ-ı Ümmet” ta’bîrinde geçen “ümmet” kelimesinden murâd; başta sahâbe olmak üzere müctehid ve müctehidlik mertebesine nâil olan yüksek şahsiyetlerdir.Yoksa, umûm ümmet değildir. Beşerî sistemlerde olduğu gibi bir çoğulculuk veyâ icmâ, şerîatta yoktur. Zîrâ, Kitâb ve sünnete dayalı bir ilme sâhib olmayan kişilerin re’yleri geçersizdir. Onlar hevâlarına dayanırlar ve hakíkí ilimleri olmadığı için ancak zanlarına tâbi’ olurlar. Nitekim Allâhu Teâlâ şöyle buyuruyor:</p>
<p>وَإِنْ تُطِعْ أَكْثَرَ مَن فِي الأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَن سَبِيلِ اللّهِ إِن يَتَّبِعُونَ</p>
<p>إِلاَّ يَخْرُصُونَ إِلاَّ الظَّنَّ وَإِن هُمْ</p>
<p>Meâli:“Eğer yeryüzündeki insanların ekserisine uyarsan; onlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar ve dalâlet yoluna sevk ederler. Zîrâ onlar, delîle ittiba’ etmezler; ancak kendi zan ve tahminlerine ittiba’ ederler ve onlar, ancak  yalan söylerler.”(4)</p>
<p>وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ</p>
<p>Meâli:“Fakat, insanların ekserisi bilmiyorlar.”(5)</p>
<p>Bir mes’elede icmâ mün’akid olup gerçekleştikten  sonra, artık ondan sonraki asırlarda hiçbir Müslüman, ne kadar âlim olursa olsun ona muhâlefet etmez ve edemez. Meselâ, Sahabe asrında bir mes’elede icmâ olduysa &#8211;ki asıl icmâ, onların icmâıdır&#8211; Tâbiín ona muhâlefet edemez. Eğer Tâbiín, bir mes’elede icmâ etmişse, Tebe-i Tâbiín ona muhâlefet edemez ve hâkezâ… Aksi halde, icmâ eden şahıslara dalâlet ve hatâ isnâd etmek gerekir ki, bu durum “Ümmetim (yâni ulemâ-i ümmetim=ümmetimin âlimleri),  dalâlet üzerine icmâ etmez” hadîsine muhâlif olduğu gibi, vahyin bize geliş silsilesindeki bir halkaya hatâ isnâd etmek, vahye şübhe bulaştıracağından reddedilir. Çünkü, vahyin bize ulaşması, sahabenin icmâı iledir. Sahabenin icmâını tasdîk ve bize haber veren, tâbiínin icmâıdır. Tâbiínin icmâını tasdîk ve bize ihbâr eden, tebe-i tâbiínin icmâıdır. Ve hâkezâ&#8230; Bunlardan birinin reddi, silsilede kopukluk meydana getireceğinden, vahye şübhe îrâs eder.</p>
<p>Eğer bir mes’elede icmâ mün’akid olmaz, fakat Âlem-i İslâmdaki ulemânın ekserisi, yâni cumhûr-i ulemâ siyâsî bir baskı altında bulunmadan bir hükümde ittifâk ederlerse; artık fetvâ o vecihle verilir. Cumhûra muhâlefet eden müctehid, kendi âleminde has (özel) ictihâdıyla amel etse de ümmeti ona da’vet edemez. Ümmet, ancak cumhûrun caddesinde yürüyebilir ve ona sevk edilir. Üstâd Bedîüzzamân (ra) da bu husûsda şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Âlem-i İslâmın cadde-i kübrâsı, o umûm eimmenin caddesidir; muazzam ümmet, cadde-i kübrâda gidebilir. Başka husûsî ve dar caddeye sevk edenler, idlâl ediyorlar.”(6)</p>
<p>“Bir fikre da’vet, cumhûr-i ulemânın kabûlüne vâbestedir. Yoksa,  da’vet bid&#8217;attır, reddedilir.”(7)</p>
<p>Allâhu Teâlâ, İcmâ-ı Ümmete riâyete emir ve ona muhâlefet edenleri zecr sadedinde şöyle fermân etmiştir:</p>
<p>وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيرًا</p>
<p>Meâli: “Kim hidâyet ona açıkça tebeyyün ettikten sonra, Rasûl’e muhâlefet eder ve mü’minlerin ittiba’  ettikleri tarîk-ı hakkın ve din-i İslâm’ın gayrı bir tarîka ittiba’  ederse, Biz onu döndüğü dalâlet yolunda bırakırız ve âhirette de onu Cehennem’e koyarız. O Cehennem ne kötü bir dönüş  yeridir.”(8)</p>
<p>Bu âyet-i kerîmede geçen سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ  ta’bîri, “İcmâ-ı Ümmet”e işâret etmekte ve aynı âyet-i kerîme, “İcmâ-ı Ümmet”e muhâlefet edenlerin hidâyeti bulamayacaklarını ve Cehennem’e gireceklerini ifâde etmektedir.</p>
<p>“Fakihlerin kıyâsı” na gelince;</p>
<p>“Ey akıl ve basîret sâhibleri, ibret alınız!”(9) âyetine dayanmaktadır. “Kıyâs-ı  Fukahâ”: İlmî dirâyeti bulunan âlimlerin, hakkında Kitâb ve sünnette sarîh bir hüküm bulunan bir şeyin illetini tesbît ederek, Kitâb ve sünnette sarîh bir hüküm bulunmayan başka bir mes’ele hakkında illet ortaklığına istinâden hükmetmesi, yâni i’tibâr etmesidir. Fukahânın bu kıyâsları, Kitâblarda her ne kadar, “Filân âlimin re’yi budur” gibi ifâdelerle beyân ediliyorsa da, bu, o âlimin karîhasından çıkan mücerred re’yi olduğu ma’nâsında değil; belki “Onun Kitâb ve sünnetteki bir ilme istinâd eden re’yi ve tarz-ı telâkkísi budur” ma’nâsındadır. Nitekim İmâm-ı A’zam, “Re’ye çok fazla mürâcaât ediyorsun” diye yapılan bir tenkíde,</p>
<p>ما فَرَّطْنَا فِي الكِتَابِ مِن شَيْءٍ  yâni, “Biz bu Kitâbda hiçbir şeyi noksan bırakmadık”(10)  âyetini okuyarak; “Bu, bizim o mes’eleyi Kur’ân’dan nasıl çıkardığımızı bilmeyene göre re’ydir” diyerek cevâb vermiştir.</p>
<p>Umûm insanların maddî ve ma’nevî cihette tamâmen aynı seviyede olmamaları ve tek bir içtimâî hayat tarzında bulunmamaları sebebiyle, teferruatta aynı terbiye altına girmeleri hikmet ve rahmet-i İlâhiyyeye muvâfık olmadığı için; Allah ve Rasûlü (asm), bu ihtilâfa müsâade etmiştir. (Bu mevzu’ hakkında bkz. Üstâd Bedîüzzamân (ra), “Yirmi Yedinci Söz” ve İmâm Şa’rânî, “Mîzânü’l-Kübrâ” ).</p>
<p>Kur’ân ve hadîsteki ma’nâları ve hükümleri istinbât etmek ve tefsîr etmek için,  Arabî lügatı gáyet mükemmel bilmekle berâber, şu ilimleri de bilmeyi gerektirir:</p>
<p>Usûl-i Tefsîr, Usûl-i Hadîs, Usûl-i Fıkıh, Usûl-i Kelâm, Sarf-Nahv, Mantık ((İmâm Gazâlî’ye göre)), Münâzara, Belâğat, Bedi’, Beyân.</p>
<p>“Edille-i şer’ıyye” denilen “Kitâb, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet, Kıyâs-ı Fukahâ”ya muvâfık olmak ve şu ilimlerin tesbît ettiği ölçüler içerisinde bulunmak şartı ile, Kur’ân ve hadîse verilen her ma’nâ doğrudur, bu esâslar dışında verilen her ma’nâ ise bâtıl ve yanlıştır. Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî (ra),  bu mevzu’da şöyle buyuruyor:</p>
<p>“Ulûm-i Arabiyece sahîh ve usûl-i diniyyece hak olmak şartıyla ve fenn-i maânîce makbûl ve ilm-i beyânca münasîb ve belâgatçe müstahsen olan bütün vücûh ve maânî, ehl-i ictihâd ve ehl-i tefsîr ve ehl-i usûlü&#8217;d-din ve ehl-i usûlü&#8217;l-fıkhın icmâıyla ve ihtilâflarının şehâdetiyle, Kur&#8217;ân&#8217;ın ma’nâlarındandırlar.”(11)</p>
<p>İşte bu esaslara göre; nasıl Kur’ân’ın mücmel âyetleri, mufassal âyetler veyâ ehâdîs-i Nebeviyye ile tefsîr edilir; hem mücmel olan hadîsler, mufassal hadîslerle îzâh edilir; aynen öyle de bütün İslâm âlimlerinin mücmel sözleri, önce bu dört delile muvâfık bir başka yerdeki mufassal îzâhlarıyla ma’nâ edilmelidir. Eğer eserlerinde böyle bir îzâhat bulunmazsa, o zamân o İslâm âlimlerinin “Kitâb, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ”ya zâhiren muhâlif görünen mücmel cümleleri, edille-i şer’ıyyeye göre te’vîl edilir. Meselâ; Şeyh Muhyiddin-i Arabî (ks)’nun eserinin bir yerinde mücmel bir ifâdeye rastlanılsa ve o mücmel ifâdeler de zâhiren edille-i şer’ıyyeye muhâlif ise; o mücmel ifâdelere, bu dört delile muvâfık bir başka yerdeki mufassal îzâhatına mürâcaât edilir. Eğer böyle bir îzâhat yoksa, o zamân o zâtın sözlerini  edille-i şer’ıyye ile te’vîl etmek lâzım gelir.</p>
<p>Hem meselâ, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (ra) şöyle demiş: “Ne olursan ol, yine gel!” Bu söz doğrudur, ancak Mevlânâ Celâleddin’in murâdı üzere olsa… Yoksa, hevâ ehlinin anladığına göre değil. Mevlânâ’nın hakíkí murâdı ise, ancak yukarıdaki esaslara göre anlaşılır. O kasd edilen mâna ise üç noktada toplanır :</p>
<p>Birincisi: Yahûdîler, neseben Yahûdî olmayanları Yahûdî dinine kabûl etmiyorlar. Çünkü, onların inancına göre din, Yahûdî ırkı üzerine kurulmuştur ve millî bir dindir.  Hak Din olan İslâmiyyete göre ise böyle bir inanç bâtıl ve merdûttur. Yâni, din-i Muhammedî (asm), belli bir kavmin dini değildir. Belki bütün ırklara hitâb eden ve onları mes’ûl tutan bir dindir. “Ne olursan ol, yâni hangi ırk ve dine mensûb olursan ol, din-i Muhammedî (asm)’a gel!” demektir.</p>
<p>“Biz seni bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyor.”(12)</p>
<p>Hazîn Tefsîrin’de beyân edildiği üzere, bu âyette geçen لِلنَّاسِ  “bütün insanlara” kelimesi; “Arab, Acem, siyah, beyaz” insanlığın tüm fertlerini içine alır.</p>
<p>İkincisi: Diğer peygamberlerin her biri, belli bir kavme peygamber olarak gelmiştir. Rasûl-i Ekrem (asm) ise umûm insânlara peygamber olarak gelmiştir. Buna binâen, “Ne olursan ol, yâni hangi ümmetten olursan ol, ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah’ de! Ve Kur’ân’ı kabûl et!” demektir.</p>
<p>Üçüncüsü: Eski şerîatlarda tevbenin kabûlü, ancak kebâiri işleyen kimsenin kendisini öldürmesine bağlı idi. Mücerred  tevbe kâfî değildi. Nitekim aşağıdaki âyet-i kerîme bunu ifâde etmektedir:   فَتُوبُوا اِلى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُوا اَنْفُسَكُمْ</p>
<p>Meâli:“ Tevbe ile tazarru’  ve tezellül ederek Hálık’ınızın dergâhına rücû’ edin ve vâkı’ olan isyânınıza nedâmet-i kâmile ile nedâmet ettikten sonra nefsinizi maddeten katledin.”(13)</p>
<p>Şerîat-ı Muhammediyye (asm)’da ise nasûh tevbe ile günâhlar afvolur. Onun için “Ne olursan ol, yine gel! Yâni, günâhım çoktur diyerek rahmet-i İlâhiyyeden ümidini kesme! Allah tevbeleri kabûl eder. Gel, günâhından tevbe et!” demektir. Yoksa, “Bulunduğun gayr-i meşrû’  hal üzerine devâm et!” demek veyâ onların günâh olan hallerini hoş görmek demek değildir.</p>
<p>İşte sâir İslâm âlimleri gibi Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın ba’zı mücmel ifâde ve cümlelerini de bu kıstaslarla değerlendirmek lâzımdır. Yâni, Üstâd Bedîüzzamân (ra)’a âit mücmel bir ifâdeyi önce edille-i şer’ıyyeye muvâfık bir başka yerdeki mufassal cümleleriyle açıklamalıyız. Bununla berâber, ulemâ-ı İslâm’ın tedkíkâtı netîcesinde Üstâd Bedîüzzamân’ın eserlerinde edille-i şer’ıyyeye muhâlif herhangi bir mes’eleye rastlanmamıştır. Eğer farz-ı muhâl olarak zâhiren muhâlif mücmel cümleler ve ifâdeler bulunsa ve başka yerlerde de edille-i şer’ıyyeye muvâfık mufassal ifâdeler mevcûd değilse; o zamân  bu cümleler, edille-i şer’ıyyeye göre te’vîl edilir. Yoksa, Üstâdımızın bir mes’ele hakkında yazdığı sarîh ve mufassal olan ifâdelerine bakmadan, eser içinden bir veyâ birkaç mücmel cümleyi âdetâ cımbızla çekip almak gibi,  o mücmel cümleleri nazara verip, diğer sarîh ve mufassal cümlelerden kat-ı nazar etmek, dalâlete sebeb olur.</p>
<p>Hem o zât, bilerek şerîata muhâlif konuşmayacağı için, onun bütün sözlerini de bu edille-i şer’iyyenin mihengine vurmalı ve kasdettiği asıl ma’nâyı anlamalıdır. Yoksa, kendi aklına göre ma’nâ edip, sonra o ma’nâyı sanki Üstâdın murâdıymış gibi gösterip etrâfa neşretmek dalâlettir ve bu, Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî (ra)  Hazretlerine büyük bir bühtandır. Edille-i Şer’ıyyeye muhâlif olan o ma’nâlar, -Hâşâ!- Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerine âit olamaz; belki edille-i şer’ıyyeyi esâs almayan kişilerin kendi zan ve hevâlarına âittir. Bütün Müslümanlara, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerini bu gibi iftirâlardan tebrie etmek ve şöyle söylemek gerekir:</p>
<p>مَا يَكُونُ لَنَا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهذَا سُبْحَانَكَ هذَا بُهْتَانٌ عَظيمٌ</p>
<p>Meâli: “Onu işittiğiniz zaman ‘Bunu söylemek bize yakışmaz; hâşâ, bu büyük bir iftiradır’ deseydiniz ne olurdu!.”(14)</p>
<p>Bu hususta düşülen hatalardan Rabbim cümlemizi  muhafaza eylesin.</p>
<p>DİPNOTLAR:</p>
<p>1.      Nahl Sûresi, 16/44</p>
<p>2.      Mektûbât, Yirmi Dokuzuncu Mektûb, Birinci Kısım</p>
<p>3.      El-Veciz, s.179</p>
<p>4.      En’am Sûresi, 6/116</p>
<p>5.      Yûsuf Sûresi, 12/ 21</p>
<p>6.      B. Said Nursî, Mektûbât, Yirmi Dokuzuncu Mektûb, Yedinci Kısım</p>
<p>7.      B.Said Nursî, Hakíkat Çekirdekleri</p>
<p>8.      Nisâ Sûresi, 4/ 115</p>
<p>9.      Haşr Sûresi, 59/ 2</p>
<p>10. En’am Sûresi, 6/ 38</p>
<p>11. Sözler, 25.Söz</p>
<p>12. Seb’e Sûresi, 34/ 28</p>
<p>13. Bakara Sûresi, 2/ 54</p>
<p>14. Nûr Sûresi, 24/ 16</p>
<p>http://www.risalehaber.com/author_article_detail.php?id=7494</p>
<p>www.erkanakgul.net</p>
<img src="http://www.yagmurweb.net/?ak_action=api_record_view&id=111&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yagmurweb.net/ser%e2%80%99i-deliller-ve-bediuzzaman-ra.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Camide Dans Var!!!</title>
		<link>http://www.yagmurweb.net/camide-dans-var.html</link>
		<comments>http://www.yagmurweb.net/camide-dans-var.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Feb 2010 20:22:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>erkanakgul</dc:creator>
				<category><![CDATA[Islam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yagmurweb.net/?p=90</guid>
		<description><![CDATA[Camide Dans Var!!!
Günlerden Cuma. Vakit öğleye yaklaşıyor. “Namaz için hangi camiye gitsem?” Aklıma, hep gidip durduğum camiler yerine, şehrin oturduğum kesimini ikiye bölen anayolun öbür yakasındaki gecekondular arasında gündüz konmuş camilerden birine gitmek düşüyor. Yola koyuluyorum. Kimine göre nüfus artışının getirdiği bir zorunluluk, kimine göre ise büyüklenme tutkusunun tezahürü olan apartmanları yavaş yavaş ardıma alıyorum. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yagmurweb.net/wp-content/uploads/2010/02/cami.jpg"><img class="size-thumbnail wp-image-93  alignleft" title="cami" src="http://www.yagmurweb.net/wp-content/uploads/2010/02/cami-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a><strong>Camide Dans Var!!!</strong><br />
Günlerden Cuma. Vakit öğleye yaklaşıyor. “Namaz için hangi camiye gitsem?” Aklıma, hep gidip durduğum camiler yerine, şehrin oturduğum kesimini ikiye bölen anayolun öbür yakasındaki gecekondular arasında gündüz konmuş camilerden birine gitmek düşüyor. Yola koyuluyorum. Kimine göre nüfus artışının getirdiği bir zorunluluk, kimine göre ise büyüklenme tutkusunun tezahürü olan apartmanları yavaş yavaş ardıma alıyorum. Yürüdükçe, kat sayıları düşüyor. 10, 9, 8, 7, 6 derken, tek katlı, nadiren iki katlı evlerin ortasına varıyorum. Daha ileride “kat” terimi bile toprağa karışıyor; zira oralarda çadırlar kurulmuş; içlerinde ise şu dünyanın horlanan en sade insanları yaşıyor—“Bu dünya bir misafirhanedir”i her mevsim bilfiil yaşayan çingeneler yani.<br />
Yürürken, adım adım evler, yollar, kaldırımlar, karşılaştığım insanların çehreleri ve elbiseleri, vitrinler, dükkan isimleri, hatta yol kenarına park etmiş arabaların markaları bile değişiyor. Ama bazı şeyler hiç… Yolun öbür yanındaki “Coiffure Bülent” ile buradaki “Berber Nuri”nin dükkânından gelen müzik sesi aynı. O taraftaki “bakım servisi” ile bu taraftaki “tamirci”nin duvarına asılmış takvim resimlerinin cinsiyeti ve niteliği de.<br />
O “aynı”lıklar aynasında bakınır dururken, birden, şaşakalıyorum. Önümde, üçü de yola göre çukurda kalan, eğik, basık, briket ve kiremitlerinden bir kısmının artık mevta olduğu bir gecekondu bloku var. Müşterek bahçede ise, ne marul, ne ıspanak, ne enginar, ne de maydanoz… Daha başka birşey. Bir çanak anten! Ve de, yanısıra uzayıp giden kablolar…<br />
Öbür taraftaki sözümona lüks, süper lüks, hatta beğenemediyseniz ultra lüks apartmanların üstünde görmeye alışmıştım; ama doğrusu buralarda hiç beklemiyordum.</p>
<p>Biraz okuldaki sosyoloji derslerinin hâlâ hatırımda kalmış “çözümleme”leri, biraz taşradan geliyor oluşumun getirdiği “taşracılık” bana başka şeyler söylüyordu; ama gözlerimin gördüğü manzara “taşra”nın büyükşehir temsilcisi gecekonduların da, modaya uyup aynı yerlere çanak tutmaya başladığını haber veriyordu.<br />
Azıcık şaşkın, hafiften üzgün halde, alt katı Kur’ân kursuna çevrilmiş bir camiye daldım. İçeride Kur’ân, ve belki de İbrahim sûresinin o manidar “dünyayı tercih edenler” âyeti okunuyordu. Ama yan taraftan gelen, başka bir İbrahim’e dair “ah keşkem” nidaları, o güzelim Kur’ân âyetlerini zaman zaman bastırıyordu.<br />
* * *<br />
Kulağım dışarıdan gelen “ah keşkem”ler, “dım-tıs-dım-tıs”lar, vesaireler ile içeride okunan Kur’ân arasında gidip gelirken, seneler öncesini hatırladım. Görmediğim, ama duyduğum seneleri. Sanırım 40’lı yılların ikinci yarısı. Yani, tahrip kolay olduğu için “az zamanda büyük işler başaran”ların tahribatının meyvesinin devşirilir olduğu yıllar. O yılların birinde, teravih için “Yukarı Cami”ye gittiğinde yaşadığı acı, üzücü, yine de gülünç bir hadiseyi zaman zaman anlatır babam. Camidedirler. Yanında, onun gibi bıyıkları henüz yeni terlemiş birisi… Caminin yakınında bir evde ise, kınagecesi vardır. Hadise Ege’de vuku buluyor olduğuna göre, ne mecburiyetse, bir ara “Harmandalı zeybeği” çalınmaya başlanır. Babamın yanındaki delikanlı, çoktan kendini teravihten ziyade kınagecesine kaptırmış haldedir. Nitekim, zeybeğin dizüstü yere çökülen anında, çöküverir. Çökmesiyle, Rablerinin huzurunda elpençe divan durmuş saf saf insanların farkına varması; peşi sıra, yaptığı işin ayıbını farketmesi bir olur ve utançla korku karışımı mor-beyaz bir yüzle kaçar gider.<br />
Benim o an yaşadığım gel-gitler, o gün ile bugünün ortam itibarıyla taşıdığı benzerliği hatıra getiriyor olmalıydı. O gün de cami vardı, bugün de. O gün de okuyan Kur’ân okuyordu, bugün de okunuyor. Ne ki, yanı sıra öyle bir saldırı, öyle bir tasallut, bedenleri değil ruhları esir ve meşgul eden öyle bir keşmekeş de vardı ki&#8230; o günden bugüne “camide dans” da söz konusuydu. Sadece bildiğimiz camiler de değil. Yüzyıllar boyu alnı secdeye varan insanların çoklukla yaşadığı mü’min beldeleri ile, her mü’minin küçük bir cami hükmündeki kalbinde de…<br />
Kimbilir, hatlar, yollar, frekanslar, tarzlar, artılar ve eksiler, doğrular ve yanlışlar, gerçek ve yalan belki de bu yüzden birbirine karışmış haldeydi zaten.<br />
* * *<br />
Takip eden günlerim ve gecelerim, bu nevi düşüncelerle geçti. Yolda, işyerinde, eş-dost ziyaretinde, gazete okurken, dergi karıştırırken, pazarda, televizyon izlerken, zihnim benzer birçok fotoğraf çekti. Değişik mekânlarda farklı manzaralar aradım; ama pek bulamadım. Fatih ile Harbiye, Suriçi’yle Surdibi, Ataköy’le Şirinevler, Sahrayıcedid ile Yenisahra görünüşte farklı gibiydiler, ama içlerine girince, pek fark görünmüyordu. Taşra ile büyükşehir arasında fark varmış gibi geliyordu; ama o noktada da farklılıklar silinmeye yüz tutmuş gibiydi.<br />
Olsa olsa, şu meşhur “Cadde” hepsinden farklıydı. Orada, çokları için, Cuma’ları bile değil, muhtemelen ölüme ramak kala veya öldükten hemen sonra gidilen bir yer idi cami. Kalan zamanlar ise mağazaların, vitrinlerin, “işe geç kaldım”ların hakimiyetinde geçiyordu. “Authorized service”ler, “show room”lar,“patisserie”ler, “art center”lar ise, “Ben yanlış yerde doğmuşum. Esasında İngiltere’li olmalıymışım”dercesine kendisine “sales manager”, “art director”, “adviser” diyen insanların hizmetindeydi. Orada isimler, adresler, mallar, vitrinler, markalar, arabalar, insanlar, konuşmalar, susmalar ile, istisnalar hariç, katıksız dünyevîlik-ler hüküm sürüyor gibiydi. Ve korkarım, “Cadde” Avrupa-endeksli bir hayatın izinde yürürken, diğer semtler “Cadde”nin, gecekondular ise diğer semtlerin izindeydi. Beraberce, bir zincirleme süreç yaşanıyordu. Bu arada, başka tüm arayışlar “izinde” idi.<br />
* * *<br />
Bu hal elbette daha dün başlamadı. Henüz iki, üç veya beş yıl önce başlamış da değil. Çok söylenen ünlü çelişkiyi hatırlarsak, şu ülke nice zamandır “yüzde 99’u müslüman” ve de “laik” olma ikilemi yaşamada. On asırdır İslâm üzre kalıp âdeta bir cami hükmüne geçen bu beldede, yüz küsur yıldır başka şeylerin de esamesi okunuyor. Geçmiş asırlarda Garpta doğan, zamanla tüm dünyayı saran bir kasırga bizleri de sarsıyor. Ve, yüzde 99’u müslüman bu ülkede, insanlar nice milyonlar sayıp, dillerini bilmedikleri TV’lerin programına çanak tutuyorlar. Doğrudan onlara çanak tutmayan evlerde ise, her gün ve gece, 8 kanalı ile yerli kaselislerin programları izleniyor. 8 ayrı kanal içinde en izlenen program araştırıldığında ise, meselâ Nisan’ın ikinci haftasında, birçok bedenin pazarlandığı “güzellik yarışması” ilk sırayı alıyor. Hem de yüzde 40’-lık bir oranla! Hepimiz “elhamdülillah müslüman”ız; ve her gün ortalama dört saat yüzlerce seyri nâmeşru görüntü kalbimize batıyor. Dört saat karşısında oturunca, reklamları ile, TV ikiyüz defa bizi gereksiz dünyevîliklerin gereğine inandırmaya çabalıyor. Bu arada, aman haberleri kaçırmayın; o haberler bizi, dünyaya baktırmak için sıra bekliyor.<br />
Gazeteler, istisnalar hariç, her gün en az üç-beş heves tahrikçisi fotoğraf sunuyorlar. Onların sunulmadığı gazete köşeleri ise, ya maçlar aracılığıyla tarafgirliğimizi, yahut sair haberler yoluyla “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok”tan “Bunları asacaksın”a uzanan hastalıklı damarlarımızı aşılıyor. Ölüm, yaralama, şu-bu haberiyle bize âhiret hatırlatılmıyor; kapıyı açmama, komşusuna güvenememe, insanlarla samimî olmama, sadece ve sadece iş bittikten sonra “hesabı sorulacak” demekle yetinen devlet adlı kurumun lüzumuna inanma talimi veriliyor. Ekonomi haberleri ile, borsa endeksi, şu hisse, bu yatırım, faiz oranı, doların seyri, markın çıkışı, sterlinin atağı derken, temelsiz dünya gemisini sağlam kazığa bağlama fikri ilham olunmada. Aklımızı TV’den, gazeteden, kısacası “iletişim”den sakındığımız anlarda ise, yollardaki moda manzaraları kalbimizi yaralıyor; vitrinler aklımıza, büfeler midemize sataşıyor.<br />
Bir kuşatma altındayız. Kimine göre, yahudiler, masonlar, dönmeler, münafıklar, gizli dinsizler, casuslar, MOSSAD ve CIA ajanları, dış güçler bizi kuşatan; ama Fir’avun Musa’yı, Nemrut İbrahim’i, Ebu Cehil’ler sahabiyi kuşatamamış olduğuna göre… İç dünyamızdaki “yerli işbirlikçiler”e ne demeli?<br />
Aslında, kendi kendimizi kuşatmışız. Nefisler kalbleri, mideler akılları esir etmiş. Zihinler markalar, fiyatlar, zamlar, enflasyon oranı, emisyon hacmi, GSMH artışı, büyüme hızı, en çok satan plak, yeni açılan hamburgerci, son gelen teyp, yeni kurulan diskotek, repo, aylık getiri, maç başına gol oranı ile dolu. Neden yaşıyor olduğunu bilmeyen insanlar, Karabağ’daki son durumu saati saatine biliyorlar. Nereden gelip nereye gittiğini düşünmeyen dimağlar, Trabzonspor’lu Ünal’ın nerede doğup nerede futbola başladığını, ilk defa kaç paraya nereye transfer olduğunu, oradan hangi tarihte, nasıl ve kaç liraya Trabzon’a geldiğini ezbere biliyorlar. Biz istediğimiz kadar “Bize değmez” diyelim, bu çark ucunu hepimize değdiriyor; gözümüzü boyuyor, aklımızı karartıyor, kalbimize yağlı kara konduruyor.<br />
Galiba o yüzden, istendiği kadar camilerde okunsun, ezanların yüreklerdeki yansıması pek duyulmuyor. Yine o yüzden, minarelerinin şehadetiyle cami hükmüne geçmiş bu beldede alenî dans ediliyor. “Kurtlarla dans” değil; insanlık emici vampir-misal anlayışlarla dans. Nefislerle dans. Deccal artığı yahut Süfyan imali oyuncaklarla dans. Şehvetler, hırslar, ihtiraslar, kibirler, kıskançlıklar, reklamlar, rakamlar, işler, iğvalar ile dans.<br />
Hem de ne dans!<br />
* * *<br />
Bir derginin kulağı sağır, cebi hafif, kafaları uçuk, kalbleri sarhoş eden diskotekleri sözümona haber niyetine şehvetli ağızların suyunu akıtarak anlattığı bir yazıya bakılırsa: “1992’nin gizli emri: Aksi belirtilmedikçe, eğlenilecek, dans edilecektir.”<br />
O gizli emri, bizim bilmediğimiz hangi gizli âmir verdi, kimbilir? Bu arada, unutmadan söyleyelim: O diskoteklerden birinde en çok çalınan parça REM’in “Losing My Religion”ı imiş. Dinini yitirişin hikâyesi yani. Tesadüf mü?<br />
* * *<br />
Bir diğer derginin görüştüğü, kendini Michael Jackson’ın yakın arkadaşı sanan JMMC kod adlı nevzuhur velede bakılırsa: “Artık müslüman mahallelerinde de salyangoz satılabiliyor. Önemli olan ambalaj.”<br />
* * *<br />
Başka bir derginin görüştüğü bir modacı, iki cami arasında danseder kalmış, soruyor: “Neden Kur’ân’da bizim yaşadığımız çağdaş hayatı destekleyen âyet ve hadisler yok?”<br />
Daha başka bir derginin, kimi kanalların had safhada müstehcen yayınlarına dair yazısına bakılırsa: “Ülkemizde toplumsal değişiklikler başka türlü olmuyor. Ya Mustafa Kemal gibi ‘Bu serpuşun adı şapkadır beyler’ diyeceksiniz, ya da Turgut Özal gibi ‘alışırlar, alışırlar.’”<br />
Örnekler diz boyu… Sözgelimi, ilâhî tesettür ölçüsü topuktan başlıyor iken, biz önce “dizboyu”na kadar mübah demişiz. Şimdilerde dizin biraz üstü bile neredeyse iffet örneği sayılacak. İlahî tesettür ölçüsü kol bileği iken, biz “dirsek”e uzanmışız; şimdilerde omuza varılmada. Müstehcenin ölçüsü “tesettür” iken, zihinlerimizde “tesettür” için ayrı, “müstehcen” için ayrı ölçüler geziniyor.<br />
Keza, “faiz”in ap açık haramiyetine rağmen, kısa veya uzun vadeli alışverişler, faiz oranlarını düşünmeden yürümüyor.<br />
Keza, “ihtiyaç” ölçümüz fıtrî olandan çıkmış; Hz. Ali ile Hz. Fâtıma’nın eşyası bir bohçaya sığan örnek evliliğini rahat rahat anlatan bizler, en mütevazisi handiyse yüz milyonluk eşya barındıran evlerde yaşıyoruz.<br />
Ve gönül kulağımız bu şeylere ayarlıyken, ezan kalblerimizde duyulmuyor. Akıl televizyonu “dünya” kanallarına ayarlı olduğundan, “âhiret” kanalı ya hiç ya da net izlenmiyor.<br />
Alışıyoruz.<br />
* * *<br />
Unutmadan yazalım: Şahsen ne kendimi dışarıda tutup başka herkesi hesaba çekercesine yazmayı seviyorum; ne de “bu memleket adam olmaz” gibi ümitsiz ve haksız genellemeleri. Dahası, şu ülkede herşeye rağmen arayan, soran, bulan, bulduğu imanı yaşamaya çalışan milyonlarca insanın varolduğunu da biliyorum. Parayı olsa olsa basit bir mübadele aracı olarak gören, ona bunun ötesinde bir değer yüklemeyen yüce gönüllü insanlar tanıyorum. Bir akşamüstü, saati sorduğu birine akabinde “Afedersiniz, size birşey sorabilir miyim?” diye sorup, ardı sıra “Tanrıtanımaz bir çevrede yetiştim. Tanrıya inanmıyordum. Ama bu anlamsız gelmeye başladı. Nasıl inanabilirim?” diyen insanları da biliyorum. Bildiğim kimi insanlar var: önüne sunulan dünyayı elinin tersiyle itebilmiş. Bildiğim insanlar var: iyi boğulup çok kazanacağı yerde, boğulmadan karınca-kararınca diyebilmiş. Bildiğim insanlar var: statü, şöhret, mevki, iktidar, para, çevre gibi şeyleri pekâlâ yüzgeri edebilmiş.<br />
Kötümser de değilim. İkbal’in “Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez” âyetini, ümitsizlik mü’minin işi değildir” diye yorumladığını biliyorum. Hâfızamda ise, sevgili üstadımın “Hakikaten bence müslüman neslinden gelen bir adamın akıl ve fikri İslâmiyetten tecerrüt etse bile, fıtratı ve vicdanı hiçbir vakit İslâmiyetten vazgeçemez” tesbitini doğrular nice hâtıra saklıyorum.<br />
Ne ki, iyimser olmak, pembe gözlükle dolaşmak anlamına gelmiyor. Eksiyi de artı, eğriyi de doğru görmeyi gerektirmiyor. Biliyorum ki, diğer tüm Müslüman beldeleri gibi, şu ülkede de bin şu kadar yıldır imanı, âhireti, namazı, secdeyi, i’lâ-yı kelimetullah’ı, duayı, helâli, şükrü hayatının asıl maksadı bilen insanlar yaşıyor; ama yüz şu kadar yıldır, kötünün, şerrin, yanlışın, nefisperestliğin, dünyevîliğin sesi daha gür duyuluyor. Elbette dün de zihni dünyaya çivili insanlar vardı; bugün ise, çoğumuzun zihni o-nunla meşgul. “Büyüme,” “kalkınma,” “terakki,” “ilerleme,” “çoğalma,” “dünyada söz sahibi olma,” çağa hükmetme,” “hayattan kâm alma” alnı secdeye değenlerimizin bile aklında hızla dolaşıyor. Ve tüm bu sloganları kullanıp, insanları “âhireti düşünmeme ve Allah’ı tanımama ve dünyayı sevme ve özgürlük ve kendine güven”e götürmeyi hedefleyen “ehl-i dalâlet vekili” de, “Kur’ân namına” konuşup “aklını başına al” diyen ehl-i iman vekili de bize hitap ediyor. İki tercih ortasında ve aynı yerdeyiz. İsteyen için cami var, ama camide dans da var. Peki biz nasıl namaz kılacağız?<br />
Cevap, seneler öncesinin bir hatırasında gizli… Bir zamanlar, “dünyanın bir büyük makamını işgal eden küçük bir insan” ile, o küçük insanın teklif ettiği dünyaca büyük küçük bir makamı reddeden büyük bir insan arasında bir konuşma yaşanır. Büyük makamı işgal eden küçük insan, “dünyayı dine tercih” niyetini ele veren birşeyler diyecek olur ve yardım ister. Diğeri ise, cevabı, iki Ayasofya Camii tablosu içinde sunar.<br />
Birinci tabloda, cami fazilet ve kemal sahibi mübârek zâtlarla doludur. Tek-tük, sofada ve kapıda haylaz çocuklar ve serseriler vardır. Caminin pencerelerinin üstünde ve yakınında ise, ecnebilerin eğlence düşkünü seyircileri. Camiye bir adam girer ve güzel bir sada ile Kur’ân’dan bir aşir okursa, camiyi “cami olduğu için” dolduran o kadar insanı memnun edecektir. Yalnız haylaz ve serseriler ile ecnebiler sıkılacaktır.<br />
İkinci tabloda, yine aynı insanlar vardır. Ama bu defa bir adam girer ve raksedip süflî şarkılar söylemeye başlar. Bu defa haylaz çocuklar memnun, serseriler mesrur, ecnebiler ise zevkten sekizgen olacaklardır. Zira, ilk güruh kendi kafasına göre birini bulmuştur; ikinciler kendi işlemek istedikleri ölçü-dışı fiiller için bir teşvik görmüşlerdir; üçüncüler ise, buna İslâmın kusuruna delil gösterme imkânı olarak bakmaktadırlar. Bu arada, camiyi dolduran cemaat, hüzün, nefret ve tahkir üzredir.<br />
(Kıssadan hisse: Camideki cemaat iman ehlini, haylaz çocuklar çocuk akıllı dalkavukları, serseriler frenkmeşrepleri, ecnebiler ise ecnebilerin fikirlerini yayan gazetecileri temsil eder. Camiye girme durumunda olan iki insan ise… Mâ-lûm!)<br />
* * *<br />
Bu tablonun zikrinin geçtiği konuşma sonrasında, iki insan, ayrılırlar. Biri, sanki ülkeyi kendi başına kurtarmış gibi sahiplendiği iktidarı, adım adım bir dünyevîleştirme politikasının cebir ve ceberut âleti yapar. Diğeri ise, bir anlamda “köşesine çekilir.” Yani “istiaze” eder. Yani, siyaset üzre olmaz; iktidara dayalı bir mücadeleye girmez. Eli-kolu bağlı durup; hem sunulana kapı açıp hem de “Ahlâksızlık aldı yürüdü” nutku da okumaz.<br />
Ya ne yapar?<br />
Cami hükmündeki beldede, devlet eliyle, zoraki ve alenî dans vardır. O ise bu dansı seyretmez. Beraberinde gelen “gel dünyaya” şarkılarını dinlemez. “Ecnebilerin nâşir-i efkârı” gazeteleri okumaz. Bilakis, caminin temsil ettiği kulluğa münasip şekilde yaratılmış fıtratına muhatap olur ve o “dans”ı bu fıtrat camisine sokmaz. Böylece, kendi hayatıyla,“dans”ın “cami”lerimizden nasıl kovulacağının örneğini sunar. “Büyük cami” olan şu beldede dans varken, o kendi hayatıyla manen “cami” kalmanın örneği olur.<br />
Buradaki inceliğin farkına, yazının başında sözünü ettiğim günde vardım. O günden beri, öncelikle kendi camimin derdindeyim. Artık benim dünyamda ve oturduğum evde televizyon izlenmiyor, haberler günü gününe takip edilmiyor, gazete pek okunmuyor. Ve o günden beri en azından kendi camimde dans yok. Bunu sürekli başarabilirsem, hiç olmazsa benim “cami”mde hiç dans edilmemiş olacak. Ve çoğumuz bunu başarabilirsek, “büyük cami”deki dans da muhakkak silinecek.<br />
O halde biraz gayret. Kalblerdeki camileri koruyalım.</p>
<p>Metin Karabaşoğlu<br />
www.erkanakgul.net</p>
<img src="http://www.yagmurweb.net/?ak_action=api_record_view&id=90&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yagmurweb.net/camide-dans-var.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Avrupa Medeniyeti Üzerine</title>
		<link>http://www.yagmurweb.net/avrupa-medeniyeti-uzerine.html</link>
		<comments>http://www.yagmurweb.net/avrupa-medeniyeti-uzerine.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Jan 2010 18:57:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>erkanakgul</dc:creator>
				<category><![CDATA[Islam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yagmurweb.net/avrupa-medeniyeti-uzerine.html</guid>
		<description><![CDATA[
Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden; maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, manen vahşi bir medeniyetin himayesini Asya&#8217;da deruhde edecektik. Sünuhat-Tuluat-İşarat ( 45 )
Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yagmurweb.net/wp-content/uploads/2010/01/avrupa.jpg"><a href="http://www.yagmurweb.net/wp-content/uploads/2010/01/avrupa.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-85" title="avrupa" src="http://www.yagmurweb.net/wp-content/uploads/2010/01/avrupa.jpg" alt="" width="384" height="400" /></a></a><br />
Şu <strong>medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük</strong>. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden; maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, <strong>sefih, mütemerrid, gaddar, manen vahşi bir medeniyetin</strong> himayesini Asya&#8217;da deruhde edecektik. Sünuhat-Tuluat-İşarat ( 45 )</p>
<p>Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya <strong>teşebbühle medenîlere yanaşmayın</strong>. Çünki aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz veya dalalete düşer boğulursunuz.<br />
Mesnevi-i Nuriye ( 126 )</p>
<p>İ&#8217;lem Eyyühel-Aziz! Kâfirlerin medeniyeti ile mü&#8217;minlerin medeniyeti arasındaki fark: Birincisi: <strong>Medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir</strong>. Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs içi pis, sureti me&#8217;nus sîreti ma&#8217;kûs bir şeytandır. İkincisi: Bâtını nur, zahiri rahmet, içi muhabbet, dışı uhuvvet, sureti muavenet, sîreti şefkat, cazibedar bir melektir. Mesnevi-i Nuriye ( 89 )</p>
<p>Sâbian: Âlem-i küfür, bütün vesaitiyle, medeniyetiyle, felsefesiyle, fünunuyla, misyonerleriyle âlem-i İslâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettiği halde, -âlem-i İslâma- dinen galebe edemedi. Ve dâhilî bütün fırak-ı dâlle-i İslâmiye de, birer kemmiye-i kalile-i muzırra suretinde mahkûm kaldığı; ve İslâmiyet metanetini ve salabetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir zamanda, lâübaliyane, <strong>Avrupa medeniyet-i habise kısmından</strong> süzülen bir cereyan-ı bid&#8217;atkârane, sinesinde yer tutamaz. Demek âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılabvari bir iş görmek, İslâmiyetin desatirine inkıyad ile olabilir, başka olamaz. Hem olmamış, olmuş ise de çabuk ölüp, sönmüş&#8230; Mesnevi-i Nuriye ( 100 )</p>
<p>İkinci Nokta: <strong>Beşerin vahşet ve bedevilik zamanlarındaki bir kanun-u esasîsine medeniyet namına</strong> dine hücum edenler, irtica ile o vahşete ve bedeviliğe dönüyorlar. Beşerin selâmet, adalet ve sulh-u umumîsini mahveden <strong>o dehşetli vahşiyane kanun-u esasî</strong>, şimdi bizim bu bîçare memleketimize girmek istiyor. Garazkârane ve anudane particilik gibi bazı cereyanları aşılamağa başlaması gibi bir ihtilaf görülüyor. O kanun-u esasî de budur: Emirdağ Lahikası-2 ( 82 )</p>
<p>“ş<strong>eriat dairesinden hariç olan hürriyet ya istibdat veya esaret;nefs veya canavarcasına hayvanlık veya vahşettir</strong>.(asarı bediye s 833)</p>
<p>&#8220;Medeniyetten istifam sizi düşündürecek Evet böyle i<strong>stibdat ve sefahat ve zilletle memzuç medeniyete bedeviyeti tercih ederim</strong>.&#8221; (AB.747)</p>
<p>&#8220;Eğer medeniyet böyle tecavüzat haysiyetşikenane ve diyanette harekâtı laubaliyane müsaid bir zemin ise herkes şahid olsunki o saadet sarayı <strong>medeniyet tesmiye olunan akrep ve yılanların yuvaları </strong>olan böyle mahalli ağrazına kürdistanın hürriyeti mutlakanın meydanı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet haymelerini tercih ediyorum.&#8221; (AB 745-746)</p>
<p>&#8220;İstersen tarihe bir nazar eyle! Zalim neron gibilerin kılıçlarının akıttığı mazlumların kanı ile nasıl boyandığını gör! Sonra tarihe kulak ver dinle ki: Engizisyon cemiyetinin tazyikiyle yükselen enin, feryad ve tel’in sadalarını işiteceksin. Öyle ki, bu cemiyetin ika ettiği acib mezalimler karşısında beş yüz sene müddetinde akıllar dehşet içinde bırakılmıştır. <strong>Benim nazarımda o vahşi cemiyet halende ölmüş değil, belki medeniyet suretinde tenasüh etmiş veya da medeniyet ve siyasetin hile ve hud’alarına sarılarak (zamanımıza) gelmiştir.</strong> Ecnebilerin, İsevi olmayanlarla olan muameleleri bu davanın delilidir.&#8221; (A.B. 703-704)</p>
<p>&#8220;Bilki Muhakkak kâfirler bilhassa Avrupalı olanları, bahusus İngiltere şeytanları ve Fransa iblisleri Müslümanların ve Ehl-i Kur’anın ebediyen şiddetli düşmanları ve inatçı hasımlarıdırlar. Çünkü muhakkak ki Kur’an, Kur’anı ve İslamı inkâr edenlere ve abu ecdatlarına da idamı ebedi cezası ile hükmetmiştir. Onlar için ebedi ebedi idam mahkûmiyeti ve cehennemde ebedi hapis cezası Kur’anı Hâkimin nasslarıyla sabittir. <strong>Ey Kur’an ehli size ebediyen dost olmayacak ve sizi ebediyen sevmeyecek olanları nasıl dost tutarsınız?</strong> Sadece Allah bize yeter O ne güzel Vekildir; O ne güzel Mevla ve ne güzel Yardımcıdır. Deyiniz.” (Arabi Mesnevi 180-181)<br />
www.erkanakgul.net</p>
<img src="http://www.yagmurweb.net/?ak_action=api_record_view&id=83&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yagmurweb.net/avrupa-medeniyeti-uzerine.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İsanın defni</title>
		<link>http://www.yagmurweb.net/isanin-defni.html</link>
		<comments>http://www.yagmurweb.net/isanin-defni.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Jan 2010 17:04:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>erkanakgul</dc:creator>
				<category><![CDATA[Islam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yagmurweb.net/?p=81</guid>
		<description><![CDATA[
&#8220;Tevratta Muhammedin sıfatı yazılıdır.İsanın sıfatıda yazılıdır ve İsa(A.S.) Muhammed (a.s.m.)nin yanına defnedilecektir.&#8221; (Abd.İnb.Selam-Tirmizi)
www.erkanakgul.net
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yagmurweb.net/wp-content/uploads/2010/01/isa.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-98" title="isa" src="http://www.yagmurweb.net/wp-content/uploads/2010/01/isa.jpg" alt="" width="125" height="91" /></a><br />
&#8220;Tevratta Muhammedin sıfatı yazılıdır.İsanın sıfatıda yazılıdır ve İsa(A.S.) Muhammed (a.s.m.)nin yanına defnedilecektir.&#8221; (Abd.İnb.Selam-Tirmizi)<br />
www.erkanakgul.net</p>
<img src="http://www.yagmurweb.net/?ak_action=api_record_view&id=81&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yagmurweb.net/isanin-defni.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Heva ve şirk</title>
		<link>http://www.yagmurweb.net/heva-ve-sirk.html</link>
		<comments>http://www.yagmurweb.net/heva-ve-sirk.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Jan 2010 16:50:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>erkanakgul</dc:creator>
				<category><![CDATA[Islam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yagmurweb.net/?p=76</guid>
		<description><![CDATA[
&#8220;Semanın altında hevadan daha büyük bir şirk yoktur&#8221; Hadisi Şerif
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yagmurweb.net/wp-content/uploads/2010/01/sirk.jpg"><img class="alignnone size-thumbnail wp-image-101" title="sirk" src="http://www.yagmurweb.net/wp-content/uploads/2010/01/sirk-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a><br />
&#8220;Semanın altında hevadan daha büyük bir şirk yoktur&#8221; Hadisi Şerif</p>
<img src="http://www.yagmurweb.net/?ak_action=api_record_view&id=76&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yagmurweb.net/heva-ve-sirk.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
